
Bugün İstanbul'un en eski parkına Gülhane Parkına bir gezi yapacağız.Resimlerin çekim tarihi 15 Ağustos 2006. Bu günlerde böyle cıvıl cıvıl değil tam bir sonbahar havası var Gülhane'de.
Çocukluğumun vazgeçilmez gezi ve piknik yeri.Babam izne geldiği zaman mutlaka gezmeye ve pikniğe giderdik.Sultanahmet'i ziyaret edip,Gülhane parkına inerdik ve piknik yapardık.
O zamanlar içinde 1955 yılında açılan,hayvanlarının içler acısı durumda olduğu bir hayvanat bahçesi de vardı.
Daha sonra hangi akla hizmet edildiyse o tarihi güzelim Gülhane parkı,bir panayır yerine döndü.
İçinde koca bir lunapark,sayısız satış çadırı,bir o kadar da yeme içme bölümleri olan,kalabalık ve curcunanın olduğu bir panayır.
Hele halk konserlerinin olduğu günlerde tam bir kargaşa oluyordu.
Neyse ki bu yanlıştan döndüler ve 2-3 yıl önce parkı bakıma alıp,önce hayvanat bahçesini ve panayırı andıran her şeyi kaldırdılar.
Hayvanat bahçesinde ki hayvanları merak ediyorsanız,onlar Ankara'da ki Atatürk Orman Çiftliğine gitmişler.
Parka adım attığınız anda şehrin gürültü ve kargaşası dışarıda kalıyor,kuş seslerinin ve ağaçların arasında dolaşıyorken,şehrin tam göbeğinde üstelik Eminönü'nde olduğunuzu tamamen unutuyorsunuz.
Artık çimenlere yaklaşamıyorsunuz,oturmaya kalkanları bekçiler kibarca! uyarıyor,bekçiler gidiyor haydi hop herkes yine çimenlerde.
En rağbet gören çimenlik ise boğazı gören çay bahçesinin önünde ki çimenlik.Çay bahçesine dünyanın parasını vermek istemeyen yada veremeyenlerin 1 numaralı tercihi orada ki çimenler.
.jpg)
Birazda Ansiklopedik Bilgiler;
|
|
|
Gülhane parkı,İstanbul'un en eski parklarından biridir. Sarayburnu, Topkapı Sarayı ve Çizme Kapısı arasında bulunan hafif eğimli alanda yer almaktadır. Gülhane diye anılmasının sebebi, içinde Topkapı Sarayı'nın gül bahçeleri olduğundandır.
Bizans döneminde askeri depoların ve kışlaların bulundugu Gülhane'ye daha sonra Mangana Sarayı yapılmıştır. Aynı zamanda bu çevrede Hagios Georgies Manastırı ve Panagia Hodegetria Ayazması'nın bulunması nedeniyle bu bölge kutsal sayılırdı.
İstanbul'un Osmanlılar tarafından fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed Sarayburnu'nu surlarla çevirerek Çinili Köşk'ü yaptırdı. Burada güreş, cirit gibi eğlence ve gösteriler yapılırdı. Yapılan önemli gösterilerin anısına Gülhane'ye birçok nişantaşı dikildi.
III. Murad için Sadrazam Sinan Paşa buraya ünlü İncili Köşk'ü yaptırdı. Gülhane'deki bahçelerin ve sarayların temizliği için Bostancı Ocağı'ndan Gülhane Ocağı denen bir bölük ayrılmıştır.
İstanbul'da ilk ciddi imar çalışmaların yapıldığı 1776 yılında Fransız Kauffer'e yaptırılan imar kapsamına Gülhane'de alındı ancak uygulamaya geçilemedi.
1839 tarihinde Tanzimat Fermanı'nın Gülhane'de okunmasından dolayı, bu fermana; Gülhane Hattı Humayunu da denir.
II. Abdulhamid 1880'lerde ilk büyük müzenin burda yapılmasına izin verdi. Müze-i Humayun'un yapılması sırasında bahçe düzenlemesi yapıldı ve müzeyle birlikte halka açıldı.
Atatürk, 24 Kasım 1928'de Gülhane'de düzenlenen törende "Başöğretmen" sanını alarak Latin harflerini halka tanıttı ve burada ilk dersini verdi.
Öncesini merak ediyorsanız ;
Bizans döneminde askeri depolar mevcuttu bu toprakta, sonra değerini bilen çıktı Mangana Sarayı yapıldı. Hagios Georgios Manastırı ile Panagia Hodegetria Ayazması da yakınlarda olduğundan, aslında kutsal bir toprak parçasıydı sözünü ettiğimiz.
Fatih gemileri karadan geçirmek suretiyle kentte yepyeni bir dönemi başlattığında Sarayburnu’nu surlarla çevirmekle kalmayıp, bir de Çinili Köşk ilave ettirdi içine. Tahta kaftanı değen değiştikçe, İncili Köşk, İshakiye Kasrı, Mermer Köşk, Gülhane Köşkü izledi onu.
Fakat Topkapı Sarayı gözden düşüp de padişahlar Dolmabahçe Sarayı’na prim vermeye başlayınca, Gülhane’nin de fiyakası azaldı. Köşkler yıkıldı ve hatta sökülen ağaçlar oldu.1839’da tarihe “Gülhane Hatt-ı Hümayunu” olarak geçen Tanzimat Fermanı’nın, bizzat Mustafa Reşit tarafından halka hitaben okunması, Gülhane Parkı’nı yeniden getirdi akıllara.
Osmanlı Devleti’nin siyasal, toplumsal ve ekonomik alandaki yeniliklerini halka duyurmak için seçtiği yer burasıydı; Abdülmecid Gülhane Kasrı’ndan olan biteni gözlüyordu. Sonrasında II. Abdülhamid’in 1880’li yıllarda ilk büyük müzenin yapılması için uygun gördüğü yer yine Gülhane Parkı oldu. Sonra zaten Osmanlı’nın hali mi kaldı ki, Gülhane ile ilgilensin... |
Öncesini anlatan yazı http://www.turkishtime.org 'tan alınmıştır.
_(WinCE).jpg)
RİVAYETE GÖRE;
Komünist partisinin toplantılarının yasaklanması üzerine, komünistler de gizlice toplantılarını sürdürmek için gülhane parkına piknik yaparmış gibi gitmeye başlarlar ve toplantıları da bir ceviz ağacının altında yaparlar.
Nazım bunun üzerine yazar "ben bir ceviz ağacıyım gülhane parkında, ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında"
Cem Karaca bu şiiri besteledi,şarkı olarak belki bir yerlerden kulağınıza çalınmıştır.
BEN BİR CEVİZ AĞACIYIM,GÜLHANE PARKINDA
Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz, Ben bir ceviz ağacıyım gülhane parkı'nda, Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz. Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Ben bir ceviz ağacıyım gülhane parkı'nda. Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl. Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril, Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var. Yüz bin elle dokunurum sana, istanbul'a. Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım. Yüz bin gözle seyrederim seni, istanbul'u. Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım gülhane parkı'nda. Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Nazım Hikmet
.jpg)
Gülhane parkının yeni düzenlemesi sırasında üst taraflara kapalı çardak tarzı,gözlerden uzak bölümler yapılmış.
İyi mi yapılmış? HAYIR!
Neden diye soracak olursanız,gözlerden uzak olduğunu fırsat bilen gençler tarafından suistimal ediliyor.
Bu yüzden aileler üst tarafta ki çardaklara pek çıkmıyorlar.
Eskiden oralarda piknik masaları vardı,aileler hafta sonu piknik yapardı.
.jpg)
Gelelim muhteşem manzarasıyla meşhur,aile çay bahçesine.
Yukarıda ki resime bakıp hepsinin tabureli olduğunu zannetmeyin,üst tarafta ki çay bahçesi sandalyeli.
Yıllardır gidip gelirim,hiç bardakla çay verildiğini görmedim.Tek kişi de olsanız 8 kişide ona uygun bakır bir çaydanlıkla,kişi sayısına uygun bardak veriliyor.Çayınızı kendiniz doldurup içiyorsunuz.Çaydanlıkların sapı da demir olduğu için elinizi yakmasın diye verilen el bezleri her zaman tertemiz,bembeyaz.
Altta ki resimde binaların arasından seçebilirseniz,kız kulesi var.
.jpg)
Çay bahçesinin en büyük özelliği tabi ki manzarası,manzara yüzünden herkes ön tarafta ki masalarda oturmak istiyor.Yazın hele hafta sonu bu oldukça zor oluyor.Önler boşaldıkça arkadakiler hemen ön masaya geçiyorlar.
Havanın en sıcak olduğu günlerde bile gitseniz,her zaman püfür püfür esen bir rüzgar var.
İstanbul'un yaz sıcağında,rüzgar bulmak büyük bir nimet.
.jpg)
Manzaraya gelirsek;Sağ tarafınızda Marmara'ya açılan gemiler,Adalar,karşıda Haydarpaşa Limanı,Selimiye Kışlası,
Sol tarafınızda;Boğaz Köprüsü,Kız Kulesi,Kuleli askeri lisesi,
Önünüzde;Sirkeci tren garına gidip gelen trenler,surlar ve muhteşem Boğaz.
Boğazdan çok lüks gezi gemileride geçiyor,ağır tonajlı yük gemileride.Hepsi önünüzden geçip,Marmara'ya veya Karadeniz'e doğru yol alıyorlar.
_(WinCE).jpg)
.jpg)
Son olarak bir video kaydımız var.Ağustos ayında ki rüzgara dikkatinizi çekerim.
http://www.youtube.com/watch?v=GxfF75pgobU
Bu soğuk kış günlerinde yazdan kalma resimlerle, içinizi ısıtabildiysem ne mutlu bana.
|